SON YAZILARIM

KATEGORİLERİM

LİNKLER

20/8/2008 ·

Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan bir devlettir. Türklerin tarih içinde Orta Asya’dan çıkarak bütün dünyaya yayılmaları sürecinde, Ön Asya’ya da gelmeleri ve bu bölgelere yerleşmeleriyle beraber Anadolu’da Türk unsuru yer almaya başlamıştır. Dünya tarihi içinde Türkler, Ural-Altay bölgesinde tarih sahnesine çıktıktan sonra göçebe yaşamlarını sürdürmüşler ve Önce Asya’dan başlayarak, Avrupa ve Afrika kıtalarına yayılarak çeşitli devletler oluşturmuşlardır. Önce Orta Asya’yı yaşam alanı olarak seçen Türk asıllı kavimler, daha sonraları Moğolistan, Çin, Kafkasya, Rusya, Hindistan, Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde yayılarak, buralarda çeşitli devletler kurmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin, Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan on altı yıldız, Türklerin tarih boyunca kurmuş oldukları büyük imparatorlukları temsil etmektedir. Bu büyük devletlere bakılırsa hepsinin değişik alanlar da ve bölgelerde kurulmuş oldukları görülmektedir. Bu da göstermektedir ki; Türkler tarihin her döneminde devletler kurmuşlar ve bu örgütlenmeleri ile de insanlık tarihinin önde gelen yönlendiricileri olmuşlardır. Milattan önce on binli yılarda tarih sahnesine çıkmış olan Türk varlığının günümüze kadar devam etmesi, giderek güçlenerek siyasal gelişmeleri etkilemesi, Türklerin tarihi oluşturan bir kavim ve ulus olduğunun açık bir göstergesidir

 

Orta Asya sonrasında üç kıtaya yayılmış olan Türklerin kurmuş olduğu devlet sayısı, sadece on altı imparatorlukla sınırlanamaz. Büyük imparatorluların ötesinde, beylik, atabeylik, krallık, sultanlık çeşitli yönetim biçimlerinde birbiri ardı sıra gündeme gelen ikiyüz civarında Türk devleti de, tarih sahnesi içinde yer almıştır. Bu çerçevede, tarihin her döneminde dünyanın merkezi coğrafyasında en az bir Türk devletinin bulunduğu tarihi bir gerçektir. Türk tarihinin çok eski dönemlere dayandığı gerçeğinden hareketle; Türklerin, Doğudan-Batıya büyük göçler düzenledikleri, Kuzeyden Atlantik kıyılarına, Güneyden de İberik yarımadasına kadar gittikleri görülmektedir. Bu göçler sırasında; Kafkasya, Anadolu ve Balkanlar gibi merkezi coğrafyanın çeşitli bölgelerinde kalıntılar bırakmışlar ve bu topluluklar da daha sonraki dönemlerde merkezi coğrafyadaki siyasal ve sosyal oluşumlarda kendi kimlikleri ile yer almışlardır. Roma İmparatorluğu öncesinde, İtalya ve İspanya yarımadalarına kadar dağılarak bu bölgelere yerleşen Türk kavimlerinin varlığı, birçok tarihi araştırmalarla ortaya konulmuştur.

 

Avrupa tarihi içinde yer alan Hunlar, Avarlar, Kıpçaklar ve Kumanlar gibi Türk boylarının, sonraki dönemlerde tarihinin oluşumunda önde gelen etkiler yarattığı bilinmektedir. Yedinci yüzyılda gündeme gelen büyük Türk göçleri ise, bugün Avrupa Birliği içinde yer alan dört Hıristiyan Türk asıllı devletin günümüzdeki varlığını sağlamıştır. Finlandiya, Estonya, Macaristan ve Bulgaristan gibi Avrupa devletleri, Hazar İmparatorluğunun dağılma sürecinde gündeme gelen büyük Türk göçlerinin Avrupa kıtasında bırakmış olduğu tarihsel mirasın, bugünkü kalıntıları olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Bu Hıristiyan Avrupa devletlerine Avarların uzantısı olan ve zaman içerisinde Keltlere karışarak ayrı bir sosyolojik kimliğe sahip olan Çek’ler de dâhil edilebilecektir. Günümüzde Avrupa Birliği, Türkiye Cumhuriyeti’ni içine alamazken, tarihsel sürecin günümüzdeki uzantısı olarak, beş ayrı Hıristiyan ve Türk asıllı devleti, kıtasal birliğin için barındırabilmektedir. Bu çerçevede; Türkiye Cumhuriyeti’ni dışlayan Avrupa Birliği genelde, Türklerin ve Türk asıllı topluluklarla devletlerin yer aldığı bir kıtasal birlik olmaktan kurtulamamıştır. Doğudan Batıya göçler döneminde, Asya kökenli Türk boylarının Hun ve Avar imparatorlukları aracılığı ile Avrupa kıtasına yayıldıkları görülmüş ve yedinci yüzyıldaki düzenli göçlerle de bu yayılma desteklenerek, günümüzdeki beş Türk asıllı Hıristiyan Avrupa devletinin ortaya çıkmasına giden yol açılmıştı.

 

Asya’da ve Avrupa’da kurdukları devletlerle ile bu kıtaların tarihini yönlendiren Türkler, iki kıtanın arasında yer alan merkezi coğrafyada da büyük devletler kurarak, dünya merkezinin tarihini de belirlemişlerdir. Dördüncü yüzyılda ortaya çıkan Hazar İmparatorluğunun onuncu yüzyılda yıkılmasıyla beraber Türk boyları, Kuzeydeki Rusya topraklarından güneye inerek, Kafkasya ve Maveraünnehir üzerinden Horasan’a gelmişler ve buradaki merkezi coğrafyanın çeşitli bölgelerine yayılmışlardır. İran’da kurulan Selçuklu Devleti, Hazar İmparatorluğu ve Harzemşahlar Devleti sonrasında, Türklerin merkezi coğrafyada yerleşmelerini sağlamış ve Horasan üzerine Türkler, Kafkasya, Anadolu, Suriye ve Irak gibi Orta Doğunun önde gelen büyük bölgelerine yayılmışlardır. İkiyüz yılı aşkın bir süre devam eden Selçuklu egemenliği çerçevesinde Türkler, merkezi coğrafyaya yerleşmişler, bu bölgenin asli insan unsuru konumuna gelmişlerdir. Moğol akınları nedeniyle saldırıya uğrayan ve daha sonra dörde bölünen Selçuklu İmparatorluğu sonrasında, Anadolu Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra kurulan Osmanlı beyliğinin gelişmesiyle, yeniden bir imparatorluk gücüne erişmişler ve altı asırı aşan bir zaman dilimi içinde, dünyanın merkezi coğrafyasının tek egemeni olmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında batı emperyalizminin merkezi coğrafyayı ele geçirmek üzere, Doğuya yöneldiği bir aşamada Birinci Dünya Savaşı’na girilmiş ve diğer Doğu imparatorlukları ile beraber bir Türk imparatorluğu olan Osmanlı devleti de, tarih sahnesindeki yerini almıştır.

 

Orta Çağ sonrasında başlayan aydınlanma çağı sonlarında, Fransız Devrimi’nin gerçekleşmesiyle; Avrupa’daki devlet biçimi değişmiş, krallıklardan ulus devletlere geçilmiş ve ulusal egemenlik ilkesi doğrultusunda, cumhuriyet yönetimlerine doğru bir gelişme olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, İmparatorluğunu yitiren Türkler, geride kalan merkezi alanda kendi ulus devletlerini, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında kurarak, cumhuriyet rejimini ilân etmişlerdir. Merkezi coğrafyadaki Türk varlığı, böylece devam etme şansını elinde tutmuş, Atatürk gibi bir ulusal önderin izinde Türk egemenliği yirmi birinci yüzyıla kadar devam etmiştir.

 

Çok uluslu bir imparatorluktan, tek uluslu bir üniter devlete yönelmek kolay olmamış, imparatorluk coğrafyasından merkezi ülke Anadolu’ya gelen büyük göçmen topluluklarıyla bir ortak ulusal kurtuluş savaşı verilmiş ve bunun sonucunda Türk ulus devleti üç kıtanın ortasında ilân edilmiştir. Batılı emperyalistlerin dünya savaşı sırasında çökerttikleri Osmanlı imparatorluğunun, merkezi ülkesinde Türkler ayakta kalabilmek için Ulusal Kurtuluş Savaşı ile direnmişler ve bunun sonucunda tam bağımsız bir Türk devletini, kurarak yirmi birinci yüzyıla gelmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti bir anlamda Avrupa merkezli Batı uygarlığının uzantısı olarak, İslam coğrafyasında kurulmuş olan tek çağdaş cumhuriyet devletidir. Bir Müslüman ulus olarak Türkler, İslam coğrafyasında Avrupa tipi ulusal cumhuriyet rejimi ile laik devlet yapılanmasını gerçekleştiren, ilk örnek olmuşlar ve bu durumlarıyla da bütün İslam dünyasına ve devletlerine emsal yaratmışlardır. Böylesine önemli bir dönüşümü gerçekleştiren Atatürk Devrimi ve bu devrim içinde yer alan laik cumhuriyet rejimi, her açıdan Müslüman topluluklar ve devletler için çağdaş bir yapılanma modelidir.

 

Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen Sovyet Devrimiyle, sosyalist sistem bir dünyanın Doğu bölgesinde tarih sahnesine çıkınca, yirminci yüzyılda Doğu ve Batı Blokları arasındaki soğuk savaş ile geçmiştir. Bu aşamada, merkezi coğrafyadaki Türk devleti olarak Terkiye Cumhuriyeti, Fransız ve Rus devrimlerinin modellerinden yararlanarak bir ulusal sentez oluşturmuştu. Fransız Devriminin üç ana ilkesi olan cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik ile Rus Devriminin ana ilkeleri olan devrimcilik, halkçık ve devletçilik prensipleri ortak bir ulusal potada bir araya getirilerek, Türkiye’nin kendine özgü jeopolitik konumu ve koşulları doğrultusunda, yeni bir sentezci siyasal yaklaşımı geliştirilmiştir. Doğu ve Batı Blokları arasında yer alan merkezi coğrafyanın tam ortasında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, kendi jeopolitiğinin getirmiş olduğu durumları dikkate alarak, iki bloğun modellerinden farklı bir üçüncü yol gündeme getirilerek, seçmeci (eklektik) yöntemi ile blokları yaratan devrimlerin sentezini, merkezi alanda gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır. Anayasaya giren altı ilke; Türk devletinin Doğu ve Batı bloklarına karşı bağımsız kılacak bir biçimde belirlenmiştir.

 

Dünyanın merkezi alanının tam ortasında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapılanması, kurtuluş aşamasında Atatürk’ün oluşturduğu bir senteze dayanmaktadır. Bu yönü ile de bölge ülkeleri için bir modele oturtulmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında Orta Doğuya gelen İngiliz ve Fransız emperyalizmleri, bölgedeki Osmanlı topraklarını parçalayarak, sömürge devletleri kurmuşlardır. Zaman içerisinde bağımsızlığını kazanan bu devletler daha sonraları, ikinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, ABD destekli oluşturulan Yahudi devleti karşısında, farklı bir konuma sürüklenmişlerdir. İkibin yıl sonra merkezi alanda yeniden bir Yahudi devletinin kurulmasıyla beraber, bölgedeki Arap ve Müslüman egemenliği tehlikeli bir duruma sürüklenmiş, küçük Yahudi devleti bölgede tutunabilmek üzere, terörü ve savaşı sürekli bir yöntem olarak kullanarak, merkezi coğrafyadaki bütün devletleri tehdit altına almıştır.

 

Daha sonra da Irak’a yapılan saldırılar ile Filistin’i işgal eden ve Filistin devletini tanımayan emperyalistler; Irak devletini de ortadan kaldırarak, bölge ülkelerini dağıtmak için Orta Doğu bir savaş alanına dönüşmüşlerdi. Uygulamak istedikleri Plâna göre; Suriye, İran, Mısır ve Arabistan gibi devletleri de parçalanmasını hedeflenmekteler, bu plân doğrultusunda alt kimlikli topluluklar, bölgesel federasyonlu eyalet devletçikleri kurdurulmaya çalışılmaktadır.

 

Atlantik üzerinden dünyanın merkezi alanına yönelen Batı emperyalizminin, İsrail Siyonizm’i ile işbirliği yaparak, bölgedeki bütün devlet yapılarını değiştirmeye kalkıştıkları görülmekte ve bu doğrultuda Arap devletleri sonrasında, Türkiye Cumhuriyetinin bir bölge devleti olarak parçalanmak istendiği anlaşılmaktadır. Soğuk Savaş döneminden kalma, Bat ittifakı içinde Türkiye ile dost ve müttefik olduklarını söyleyen Batılı emperyalistler, merkezi coğrafyadaki son Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini de ortadan kaldıracak bir biçimde, Balkanizasyon sürecini bütün Orta Doğu’ya yaymaya çalışmaktadırlar. Türklerden önce Orta Doğuda varolan büyük Arap ve İslam devletleri olan Emevi ve Abbasi imparatorlukları, benzeri bir yapılanmayı önlemek, Türklerin yeniden bir Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük bir devlet kurmalarına izin vermemek üzere, Batılı emperyalistler bölgedeki orta boy devletleri küçülterek dünyanın merkezine egemen olmaya çalışmaktadırlar. Osmanlı Devletini ortadan kaldıran Balkanizasyon, bütün bölgeye yayılırken, Anadolu’daki Türk devleti de böylesine bir tehlike ile yeni Sevr haritalarına doğru sürüklenmek istenmektedir. Böylece; merkezi coğrafyadaki Türk egemenliğine son verilmek istenmektedir. Kuzey Iraktaki kukla devlet yapılanmasının, Türkiye’nin güneydoğusuna taşınmak istenmesi bu durumun en açık göstergesidir. Türk devletinin güneydoğu bölgesindeki bir yeni yapılanma, merkezi coğrafyadaki Türk ulus devletine son verecektir. Bu nedenle kukla devletin Türkiye’ye bağlanması için yoğun baskılar yapılmaktadır.

 

Türklerin mitolojik efsanesi olan Ergenekon’da açıkça belirtildiği gibi; Türkler "Ergenekon" denilen bir yerden, dünya tarihine çıkarak yayılmışlar ve günümüze kadar iki yüzden fazla devlet kurarak var olmuşlardır. Ergenekon efsanesi bir anlamda Türk varlığının simgesi bağlamında geleceğe dönük olarak Türklere yön gösterirken, Batı emperyalizmini, dünyanın merkezini işgale başladığı bir sırada, bu kavramın tamamen tersine dönüştürüldüğü ve merkezi coğrafyadaki Türk devletinin ortadan kaldırılması sürecinde, bu alanda direnen milli Türk varlığının tasfiye edilmesi için geliştirilen, siyasal oluşum ve operasyonların adı olarak kullanıldığı görülmektedir. Türk varlığının simgesi olan bir efsanenin adı, Türk egemenliğine son vermenin politikasına alet edilmekte ve bu doğrultuda, düzenlenen tasfiye operasyonlarına isim olarak seçilebilmektedir. Emperyalizmin dünya hegemonyası oluşturmak için geliştirdiği psikolojik savaşın, son yıllarda her türlü yöntemi denenirken, Türk varlığının simgesi olan bir ismin, Türk hegemonyasına son verecek bir operasyonun adı olarak seçilmesi, son derece ilginçtir. Türk ulus devleti ile beraber, Türk milletinin ilgili ve yetkili kesimlerinin böylesine emperyalist oyunları dikkatle izlemesi ve gerekli yerlerde ulusal reflekslerini kullanarak varlıklarını korumaları gerekmektedir.

 

Batı emperyalizmi dünyanın merkezini ele geçirirken bu coğrafyada Türk arlığına son vermek için her yolu denerken, Türkler büyük güçlere karşı bir Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek ayakta kalabilmişlerdir. Yüzyıl önce hiçbir şey yokken elde edilen bu zaferin devamında, yirmi birinci Yüz yılın başlarında Türk ulusunun merkezi coğrafyadaki son Türk devletini kurucusu olan Atatürk’ün izinden giderek, yeni bir antiemperyalist kurutuluş mücadelesi vermesi gerekmektedir. Silâhla verilen bu savaşın bugünkü devamında silah yerine kalem, akıl ve siyasal birikim kullanılacaktır. Merkezi coğrafyadaki son Türk devletinin yoluna devam edebilmesi için böylesine bir mücadelenin Atatürk’ün cumhuriyeti emanet ettiği Türk geçerliğinin uzantısı olan, bugünkü kuşaklar tarafından yürütülmesi yaşamsal bir zorunluluk bulunmaktadır.

 

Ergenekon efsanesi ile Orta Asya’dan çıkarak dünyanın merkezi bölgesinde egemen olan Türk ulusunun, binlerce yıl sonra bir Ergenekon operasyonu ile yeniden 0rta Asya çöllerine geri gönderilmesine, Atatürk’ün evlatlarının izin vermemesi gerekmektendir. Türk ulus devletinde millicilik ya da milliyetçiliğin tehdit haline gelmesi, bölücülüğün insan hakları diye serbest bırakılması başka türlü izah edilemez. Atalarımız merkezi coğrafyada Türk varlığının tasfiye edilmesine karşı çıkarak direndiler ve böylece Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Şimdi sıra atalarımızın torunları olan bugünkü kuşaklardadır. Onlar da, atalarının izinden, giderek emperyalizme karşı direnirlerse o zaman merkezi coğrafyada ki son Türk devleti olarak, ‘Türkiye Cumhuriyeti yoluna devam edebilecek ve bu bölgedeki Türk egemenliği sonsuza kadar sürdürülebilecektir.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN



 ***TÜRK GELECEK, GELECEK TÜRK***


YORUM (1) YORUM YAZ! Arkadaşına Gönder!

1 Yorum Yazılmıştır

YAZAN:BATUR ATSIZ | TARİH: 2009-06-08 00:40:14
Konu: .........

Gerçekten gereken bilgiler cümlelerde yer almış.Ne kadar köklü,asil bir millet olduğumuzu tarih apaçık bir şekilde gözler önüne seriyor bunu görmeyenler gözlerini kapatanlardır...Dünyaya adaleti,barışı ve kısacası insanlara insan gibi yaşamayı öğretmiş bir milletiz!Şu an ki halimiz ve dünya siyaset arenasında ki tutumumuz,tavizlerimiz ve tavırlarımız bağımsız olan ve gerçekten adı Türk olan bir devlete yakışmayan niteliktedir.Gelecekte eminim ki Yüce Türk Budun hakettiği o dünya imparatorluğunu kazanacaktır bunun tek yolu ise Türk olduğumuzu hatırlamaktan geçmektedir..!

Bağlantı » »

<

« ÖNCEKİ :: SONRAKİ »

Google Groups TÜRK GÜCÜ GRUBUNA KAYIT OL
E-POSTA:
ARŞİVLERE BAK GRUP.GOOGLE.COM.TR
Free Hit Counters
Website Counter

Ne Mutlu Türk'üm Diyene